5 Kasım 2015 - 09:48
“Küresel Kethüda”ya maraba olmak zorunda mıyız?

Allah’ın adıyla Ulaşım ve iletişim araçlarının gelişmişliği dolayısıyla dünyayı tanımlamada kullanılan çağın moda kavramlarının en başında gelen hiç şüphesiz “global köy” terimi. Gerçekten de ulaşım ve iletişim imkanlarının çeşitliliği ve hızlılığı dolayısıyla sınırlar belli bir oranda anlamını kaybetti ve dünya büyük bir köye dönüştü.

Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA- Allah’ın adıyla

Ulaşım ve iletişim araçlarının gelişmişliği dolayısıyla dünyayı tanımlamada kullanılan çağın moda kavramlarının en başında gelen hiç şüphesiz “global köy” terimi. Gerçekten de ulaşım ve iletişim imkanlarının çeşitliliği ve hızlılığı dolayısıyla sınırlar belli bir oranda anlamını kaybetti ve dünya büyük bir köye dönüştü.

Global köyde “sakinler için” işlerin yolunda gittiğini söylemek zor. Zira köyün neredeyse her yanında kaos ve kargaşa hakim. Hatta “global köy”e tam bir hercümerç hakim desek, bu abartı olmaz.

Hiçbir “insani değere” dayanmaksızın, sırf sahip olduğu teknik, teknolojik ve askeri zorbalığı kullanarak Amerika, kendisini konum ve yetkileri mutlak “köy kethüdası (muhtarı)” ilan etmiş durumda. Köyün imkan ve zenginliğinden kimin ne kadar yararlanacağını ve hatta köy sakinlerinin kendi öz evlerinde neler yapıp yapamayacağını kethüda ile olan ilişki biçimleri belirliyor.

Kethüda, köy sakinleri üzerinde kurduğu mutlak tasallut ve anarşiyi sahip olduğu kurum, kuruluş, medya ve akademi gücü ile örtmeyi ve hatta tüm bu emperyal/kapital düzenini “insan hakları, demokrasi” duvakları ile süsleyip çekici hale getirmeyi başarabiliyor.

Neredeyse son yüz yıldır global köy sakinlerinin kahir ekseriyeti, esasında kendi öz kaynak ve imkanları olan zenginlikten bahşedilecek bir parça ulufe için “kethüda”ya maraba olmayı kabullenmiş, içselleştirmiş durumda. “Kethüda” ile bir olmak, birlikte olmak ya da en azından onunla uzlaşı içinde olmak tartışılmaz gerçeklik kabul edilmiş. “Kethüda”sız bir köy düzeni düşünülemez hale gelmiş.

Herkesin kendini “kethüda”ya maraba ya da mahkum gördüğü bir zamanda global köyün tarihinde eşsiz bir olay vuku buldu. Çatık kaşlı, terlikli bir devrimci 1979 yılında “İslam İnkılab”ını gerçekleştirerek, o zamana kadar usta bir aktör, kurnaz bir politikacı olarak kendini “insan hakları ve demokrasi havarisi” olarak pazarlamayı başarmış olan kethüdanın maskesini yırttı attı. Ve daha sonra onun gerçek karakter ve mahiyetini ortaya koyarak köy sakinleri ve gelecek kuşakların onu doğru tanınmaları için kethüdayı “Büyük Şeytan” tabiri ile adlandırdı.

İmam Humeyni (r.a)’nin inkılabı hangi etnik kökenden ve hangi dinden olursa olsun köyün tüm mustazaf ve mazlum milletlerine esin kaynağı oldu. Zira mazlum ve mustazaf milletler “kethüdanın tasallutundan” kurtulup “hürriyet- adalet-eşitlik” temelli bir köy kurulabileceğini bizatihi müşahede ettiler.

Köy sakinleri yine bizatihi müşahede ettiler ki, her kim “hürriyet-adalet-eşitlik” temelli bir dünya istiyorsa bunun yolu kaçınılmaz olarak “kethüdanın emperyal/kapital düzeni” ile hesaplaşmaktan geçiyordu. Ancak bu uzun ve yorucu bir yoldu..

Madden her türden bedel ödemeyi, manen her türden çile çekmeyi gerektiren bu uzun soluklu mücadelenin zaman zaman direniş cephesinin bazı taraftarlarında yorgunluğa yol açtığı da bir hakikat. Özellikle son zamanlarda gerek bizatihi “İnkılap” içerisinden bazı çevreler ve gerekse global köyün her hangi bir yerinde kendini “İnkılap” ile ifade eden bazı çevrelerden: “Kethüda ile ilişki biçimimiz ila ahir mücadele üzerine olamaz! Kethüda ile uzlaşmaksızın köyde yaşamak imkansız! Kethüda ile “kazan-kazan” politikası ile anlaşalım ve global köyden fazlası ile payımızı alalım…” sesleri ve hatta pratiği serdediliyor.!

Bu noktada ister “İnkılap” içerisinde olun ister dışında tüm adalet ve hürriyetperverlerin şu sorulara cevap araması gerekiyor: “Kethüda’ya uzlaşı elini vermeksizin bu köyde yaşama şansı yok mudur? İzzet ve onur ile yaşamak isteyen tüm mazlum ve mustazaf milletler netice itibariyle kethüdaya mahkûm mudur? Kethüda ile uzlaşarak hakikaten köyde ya da köyün bir bölümünde “hürriyet- adalet-eşitlik” temelli bir hayat inşa etmek mümkün mü? Köyün zenginliğinden pay almak karşılığında vazgeçeceğimiz değerler gelecek kuşakların tüm hayatlarını ipotek altına alacak türden değil midir?”

Bu soruların doğru cevaplanabilmesi için önce “kethüda”nın karakteri ve yöntemleri ile ilgili bazı saptamaların yapılması gerekiyor.

1- Kethüda zatı gereği “büyük şeytan”dır. Hangi karaktere bürünürse bürünsün hangi rolü oynarsa oynasın hangi maskeyi takarsa taksın şeytan, “şeytan”dır! İster soldan yaklaşsın ister sağdan, o “şeytan”dır!

2- Kethüda’nın köye dair güttüğü hedefler emperyal/kapital’dir ve tesis ettiği sistem ise sulta düzenidir. Eğer emperyal hedeflerinden ve köy sakinleri üzerine inşa ettiği tasallutundan vazgeçecek olsa kendini (sistemini) imha etmesi gerekir. Böyle bir durumun yaşanması aklen muhal olduğuna göre kethüdanın köye ya da köyün bir bölgesine ait emperyal hedef ve tasallutundan vazgeçeceğini düşünmek safdilliktir.

3- Kethüda, köyün bir çok mahallesine ektiği fitne tohumları ve çıkardığı çatışmalar sayesinde hem dikkatleri başka yöne çekmekte hem rakiplerini zayıflatmakta hem sakinleri askeri, siyasi, maddi olarak kendisine mahkum etmekte ve hem de kendi konumunu sarsacak her hareket ve oluşumu bastırmakta veya en azından zayıflatmakta. Hakikat bu olduğuna göre, kethüdanın fitne tohumu ekmekten vazgeçeceğini düşünmek ahmaklıktır.

4- Hepimiz biliyoruz ki kethüda, genelde global köyün her yanında ama özelde İslam mahallesinde “Gasıp Siyonist Rejimi” bir ileri karakol olarak kullanmakta. İslam mahallesinde her türden desise, kaos ve kargaşayı bu elle yönetmekte. Hal böyle iken, kethüdanın ileri karakolu olan bu gayri meşru çocuğundan vazgeçeceğini düşünmek akıl yoksunluğudur.

5- Kethüda, vahşi emperyal/kapital düzenini sarsacak her hareketi boğmaya çalışır ki bu onun “şeytan”lığından kaynaklanan zati bir özelliktir. Bu karakterin, İmam Humeyni (r.a)’nin inşa ettiği “İslam İnkılabı”nı esas düşman bilmesi tabiatı gereğidir. Zira “İslam İnkılabı”nın hedefleri ile sultacı kethüdanın hedefleri birbirinden yüz seksen derece farklıdır. Kethüdanın özellikle İslam mahallesine dönük tüm plan ve projeleri tasallut etme üzerinedir…
Zalim ve zorba kethüdanın bu noktada “İslam İnkılabı” ve “İnkılapçılar”a sağdan yaklaşması, şeytanın sağdan yaklaşması gibidir. Kethüdanın “uzlaşı maskesi giyinmesi”, zorbalıkla başaramadıklarını yumuşaklıkla başarma çabasından başka bir şey değildir.

Şeytan, karakteri gereği şeytandır. Onun “amaç”ı her zaman aynıdır. Değişen bu amaca ulaşmak için izlediği yoldur.
“Büyük Şeytan” ile uzlaşma ve “kazan-kazan” anlaşması olmayacak bir şeydir. Nafile bir uğraştır. Rehber Hamaney’in sözleri ile: “Amerika ile görüşmenin hiçbir faydası yoktur hatta pek çok zararı vardır!”

Kethüda’nın tasallut ve zulmünden kurtulmanın yolu, onunla uzlaşmak değildir. Tasallut ve zulümden kurtulmanın yolu direniştir! Eğer bu nesil direnirse gelecek kuşak zaferi tadacak ve “hürriyet-adalet-eşitlik” temelli bir köy düzeni inşa edilecektir!

Muntazar Musavi